İstanbul yine yağmura hazırlanıyordu.
Gökyüzünü kaplayan gri bulutlar Boğaz’ın üzerinde ağır ağır ilerliyor, şehir akşamın içine yavaş yavaş çekiliyordu.
Sokaklar sessizleşmişti. İnsanlar aceleyle evlerine dönerken, eski bir apartmanın dördüncü katında bir adam pencereden dışarı bakıyordu.
Elinde kahvesi vardı ama aklı çok uzaktaydı.
Aslında baktığı şey İstanbul değildi.
O, bir insana bakıyordu.
Bir hatıraya.
Bir gülüşe.
Bir zamanlar kalbini tamamen değiştiren kadına.
Rüzgâr camın kenarından içeri sızarken gözlerini kapattı. Dudaklarından bir isim döküldü. Sessizdi ama içi gürültülüydü.
Belki rüzgâr taşır diye…
Belki Boğaz’ın sularına karışır da ona ulaşır diye…
Gülümsedi.
Çünkü bazı isimler vardır, söylendikçe insanın içini hem yakar hem de iyileştirir.
Onunki gibi.
Bir an geçmişe çekildi.
Soğuk bir İstanbul akşamıydı.
Boğaz’ın üstüne ince bir sis inmişti. Martılar gökyüzünde ağır ağır süzülüyor, şehir ışıkları suyun yüzünde titriyordu.
İstanbul, sanki başka bir dünyaya dönüşmüştü.
Ve o gece… yanındaydı.
Küçük bir vapur iskelesinde durmuşlardı. Rüzgâr saçlarını dağıtıyordu. Şehri izliyordu. Bir an sessiz kalmıştı.
İşte o an adam bakmıştı ona.
Ve hiçbir manzaranın, hiçbir ışığın, hiçbir şehrin onun yüzünden daha güzel olamayacağını anlamıştı.
Bir gün vapurda saçlarını rüzgâra bırakmış, İstanbul’u izliyordun. Ben ise şehre değil, sana bakıyordum. Çünkü o gün anladım, bazı insanlar manzaradan daha güzeldir.
O andan sonra İstanbul değişmişti.
Artık bir şehir değildi sadece.
Bir hatıraydı.
Bir bakışın kaldığı her sokak.
Bir gülüşün saklandığı her vapur.
Bir sesinin yankılandığı her rüzgâr.
Karaköy’de kahve kokusu ona seni hatırlatıyordu.
Üsküdar sahilinde dalgalar senin sesin gibi çarpıyordu taşlara.
Beşiktaş iskelesinden geçen her vapur, sanki seni bir yerden bir yere taşıyordu.
Ve adam biliyordu…
Bu şehirde yürümüyordu aslında.
Seni arıyordu.
O akşam yağmur başladı.
İlk damla camı öptü.
Sonra diğerleri geldi.
Şehir yavaş yavaş ıslandı.
Boğaz, gecenin koynunda ışıklarla parlayan bir rüyaya dönüştü.
Adam hâlâ pencerenin önündeydi.
Ama artık yalnız değildi.
Çünkü kalbinin içinde biri vardı.
Ve o, yokluğu bile varlık gibi hissettiren türdendi.
Telefonunu aldı.
Ekrana baktı.
Uzun süre hiçbir şey yapmadan sadece baktı.
Sonra hafifçe gülümsedi.
Ve fısıldadı:
“İyi ki varsın…”
Dışarıda yağmur İstanbul’un üzerine düşmeye devam ederken, şehir sanki hiçbir şey olmamış gibi yaşamaya devam ediyordu.
Vapurlar iki kıta arasında usulca süzülüyor, martılar geceye karışıyor, ışıklar Boğaz’ın üstünde titriyordu.
Ve adam biliyordu..
Bazı insanlar giderdi belki…
Ama bazıları hiçbir yere gitmezdi.
İçte kalırdı.
Bir şehir gibi.
Bir İstanbul gibi.
Ve o yüzden…
Yarın güneş doğduğunda,
yağmur dinse bile,
şehir değişse bile…
Onun içinde hiçbir şey değişmeyecekti.
Çünkü o artık sadece birini sevmiyordu.
O, o sevgiyi yaşıyordu.
Bugün…. Yarın…
Ve her yeni İstanbul sabahında…
……….
Bir adamın sevdiği kadın için söylediği o cümle…Sensiz yok olmaktan korktuğum için, senin beni yok etmene göz yumuyorum. demesinin üzerine bu şiir kaleme döküldü.
Öyle ya, her seven sevdiğiyle olsaydı dünyada mutsuz insan da kalmazdı…Bu söz, sevmenin bazen insanı kendinden bile vazgeçirecek kadar derin hissedilebildiğini anlatıyor. Ama gerçek sevgi, yok oluşa razı olmak değil, iki insanın da birbirini var edebilmesidir.Bu dünyada cinsiyet ayırmaksızın güzel seven insanlar da var, sevgiyi kalıplara sokmadan, etiketlere hapsetmeden, olduğu gibi yaşayan…
Onlar için sevmek, sahip olmak değil, anlamak, değiştirmek değil, olduğu gibi kabul etmek demek.Ne fazla sözle gösteriş yaparlar ne de eksik hissettirirler, varlıklarıyla huzur verir, sevgileriyle iyileştirirler. İyi ki varlar… çünkü onların olduğu bir dünyada sevgi, en saf haliyle var olmaya devam eder.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yap!