pazar şehre ağır ağır çöküyordu anne.
sanki gökyüzü biraz geç karar veriyordu kararmaya.
sen mutfakta çayı koyarken, o eski alışkanlıkla suyun kaynamasını dinlerken, ben vapura binmiştim.
aynı şehrin içinde iki ayrı zaman gibi yaşıyorduk.
martılar vardı yine.
ben simit atıyordum, onlar havada parçalıyordu.
İstanbul yüzüme çarpmıyordu artık, içime sızıyordu.
biraz suskun bir şehir vardı o gün,
ve ben o suskunluğun içinde kendimi duyamıyordum.
anne…
insan kaç yaşına gelirse gelsin,
hayatın içinde hâlâ yabancı kalır mı?
ben kaldım.
bunu sana nasıl anlatayım bilmiyorum.
acıtan günler oldu,
adlarını bile hatırlamak istemediğim sabahlar…
hepsini bir bir geride bırakmaya çalıştım.
kapı eşiklerinden geçerken bile
kendimden bir şeyler sildim sanki.
artık bazı evlere gitmiyorum anne.
bazı insanlara da.
bazı sesler sanki hiç olmamış gibi.
şiir yazmayı da bıraktığım oldu.
şarkılar bile bana fazla geldi bazı günler.
içimde hep bir tren vardı,
kalkmaya hazır,
beni bir yerden bir yere taşıyan.
ama artık onu bile tutmuyorum.
bir gün baktım,
senin son fotoğrafına.
o an içimde bir şey kıpırdadı.
sonra bıraktım.
bir daha bakmadım.
sanki bakarsam,
bir şey eksilecekmiş gibi.
konuşmamız lazım anne.
uzun yılların içinden.
oturup geçmişi masaya koymak gibi değil de,
sanki bir yarayı yoklarmış gibi.
nerede eksildik biz?
baban seni gerçekten bildiği gibi sevebildi mi?
yoksa herkes kendi sevgisini mi yaşadı sadece?
duvardaki o fotoğraf…
senin genç halin.
bana bakmıyor artık gibi geliyor bazen.
sanki duvarın içinde sıkışmış bir zaman.
saçların erken beyazladı anne.
bunu hep geç fark ettik.
geç fark etmek,
insanın en ağır yüküymüş meğer.
kim sordu seni gerçekten?
kim “nasılsın” dedi içtenlikle?
sabah dualarında neden hep başın eğikti?
sağ gözün…
bazen ona bile bakamıyorum artık.
Kadıköy’e akşam inerken,
ışıklar suya düşerken,
cebimde sana aldığım bir çift çorap vardı.
çok basit bir şey gibi ama
insanın bazen en büyük hediyesi bu oluyor.
sıcak tutmak istemek.
avuçlarımda ise küçük bir kuş vardı.
kırılgan, kaçacak gibi.
üç evlat anne…
üçümüz de vardık ama
yalnızlığını paylaşamadık.
senin yalnızlığın,
bizim elimizde büyüyen bir şeydi sanki.
tutamadık.
boynundaki o kolye…
bazen düşünüyorum.
hangi kaderin düğümüydü o?
kim bağladı, kim çözmedi?
beni bırakıp gitme diyorsam anne,
bu sadece korku değil.
geç kalmış bir çocukluğun sesi.
çünkü ben hâlâ o çocuğum.
sen mutfağa girince sevinen,
çayın kaynamasını hayat sanan çocuk.
odun kokusu vardı gecelerimizde.
kestane kabukları…
kışın sesi vardı evin içinde.
ben o zamanlar mutlu bir çocuktum.
sen üzülmediğin sürece.
şimdi elimde kalan şey
seninle yaşanmış bir ömür.
En güzel hediye
ne tam taşınabiliyor,
ne de bırakılabiliyor.
ağır bir şey bu anne.
ama garip şekilde güzel de.
şunu söyle bana sadece.
beni bırakma.
pazar yine gelsin.
sen çayı demle.
ben biraz daha oyalanayım hayatta.
Ben hep mutlu bir çocuktum anne, sakın üzülme.
…
İçimde ne varsa nasıl geldiyse öyle yazdığım bir yazı. Okuyan herkesin içinde kendi pazarıı vardır aslında. Kendi annesi, kendi çocukluğu ve bir yerlerde yarım kalmış bir gitme duygusu … Bu yüzden bu şiir herkesin içinde biraz farklı konuşur, biraz farklı susar. Benim naçizane küçük bir isteğim var.. Eğer anneniz hâlâ yanınızdaysa, onunla konuşun. Büyük şeyler olmasına gerek yok. Sadece sorun, dinleyin, yanına oturun. Biliyorum, birçoğumuz ayrı yollarda, ayrı hayatlarda… Kimimiz çok uzakta. Ama gidemiyorsanız bile bir telefon kadar yakınınızda. Sonra ararım demek bazen gerçekten çok geç olabiliyor. Çünkü bazen ertelenen bir sohbet, sonradan geri gelmeyen en değerli şey olur.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yap!