Belki de insan, zamanını durdurmaya Çalışırken değil, onun durmayacağını
Kabul ettiğinde büyür.
Raflara sığmayan zaman..
Zamanı durdurmanın yollarını aradık.
Fotoğraflar çektik, takvimlere daireler çizdik. Mektupların arasına kurumuş çiçekler bıraktık. Bazı sesleri ezberledik, bazı kokuları hafızaya emanet ettik. Sanki bir şeyi yeterince seversek, gitmeyeceğine inanıyormuşuz gibi…
Oysa zaman, hiçbir hatırada yaşamıyor. O yalnızca geçiyor. Bir nehir gibi değil, çünkü nehir geride iz bırakır. Zaman, yürüdüğü toprağı bile kendine benzeten görünmez bir rüzgâr.
Biz ise onun önünde, adına “kalıcılık” dediğimiz küçük oyalanmaların içinde yaşıyoruz. Bir ev kuruyoruz, sonra o ev bizi terk ediyor. Bir şehre alışıyoruz, şehir, bizden habersiz başka bir zamana dönüşüyor. Bir insana “hep” diyoruz. Hayat, o kelimenin altını sessizce siliyor.
Belki de hiçbir şey ansızın bitmiyor. Her şey, fark edilmeyecek kadar yavaş eksiliyor. Önce bir kahkahanın tonu değişiyor, sonra aynı masada biraz daha az konuşuluyor. Bir pencere daha az açılıyor, bir isim daha az anılıyor. Ve bir gün, yokluk, gürültüyle değil, alışılmış bir sessizlik gibi yerleşiyor hayatın içine.
İnsan en çok burada yanılıyor. Kaybettiğini, gittiği gün sanıyor. Oysa bazı vedalar, çok daha önce başlamış oluyor. Belki de hayat, büyük kırılmaların değil, görünmeyen çatlakların toplamıdır.
Bir duvar, tek darbeyle yıkılmaz.
Bir kalp de öyle…
Her şey, kimsenin fark etmediği küçük eksilmelerle yorulur. Sonra bir sabah aynaya bakarsın. Yüzün değişmemiştir. Ama sana bakan kişi artık aynı değildir. Çünkü zaman, önce bedeni değil, insanın içindeki evi eskitir.
Bunu hiçbir saat söylemez. Hiçbir takvim yazmaz. İçinde bir sessizlik büyür yalnızca. İnsan, en çok o sessizliğin yaşını taşır.
Bir gün anlıyorum.
Hayat, sahip olduklarımızın listesi değil, kaybettiklerimizle kurduğumuz cümledir.
Belki de bu yüzden bazı insanlar, her şeye sahipken eksiktir. Bazılarıysa neredeyse hiçbir şeye sahip değilken tamamdır. Çünkü eksiklik bazen yoksulluk değil, fazlalıklardan kurtulmaktır.
Ne kadar az yük taşırsan, gökyüzüne o kadar yakın yürürsün. Ve ne kadar çok “benim” dersen, ellerin o kadar ağırlaşır.
Sonra Ölüm…
Kapıyı çalmıyor. Çünkü hep aynı evde yaşıyor bizimle. Biz yalnızca onu görmemeyi seçiyoruz.
Oysa ölüm, hayatın karşıtı değil. Hayatın en dürüst cümlesi. Bütün iddiaları susturan son nokta. Bütün unvanları aynı toprağın sessizliğinde eşitleyen son kelime.
İşte bu yüzden mesele uzun yaşamak değildir. Bir kalbin yükünü hafifletebilmek, bir yabancının karanlığına küçük bir ışık bırakabilmek, kimse görmezken de iyi kalabilmek…
Ve bir gün giderken, ardında büyük anıtlar değil, içten hatırlanacak birkaç güzel cümle bırakabilmektir.
Çünkü zaman, isimleri unutur. Taş aşınır. Duvar yorulur. Şehir bile kendi hafızasını unutur. Fotoğraflar solar. Ses kayıtları susar.
Ama insanın, bir başka insanın kalbinde bıraktığı iyilik…
Belki de bu dünyanın unutmayı başaramadığı tek izdir.
Ve şimdi anlıyorum…
Hayat bize hiçbir şeyi sonsuza kadar vermedi. Yalnızca kısa bir süreliğine dokunma hakkı tanıdı. Sevdiklerimizi, gençliğimizi, sabahları, gökyüzünü, bir fincan çayın buğusunu, yağmurdan sonraki toprağın kokusunu…
Hepsi ödünç..
Belki de huzur, hiçbir şeyi sonsuza kadar tutamayacağını bilerek sevebilmektir. Çünkü insan, ancak avuçlarını açtığında gökyüzünü hissedebilir. Sımsıkı kapanmış eller, yalnızca kaybetmekten korkar.
Ve açık kalan eller sonunda şunu öğrenir.
Hayat bize ait değildi.
Biz, yalnızca içinden geçtik.
Geriye kalan, yaşadığımız yıllar değil, dokunduğumuz hayatlardı.
…………
Bu satırları yazarken kimseye bir şey öğretmeye çalışmadım. Sadece zamanın içinde yürürken benim de fark ettiğim duyguları ve düşünceleri kelimelere emanet ettim. Belki bu satırlarda kendi çocukluğunuzu, belki bir vedanızı, belki de uzun zamandır adını koyamadığınız bir hissi bulacaksınız. Eğer okurken bir an durup kendi hayatınıza, sevdiklerinize ya da zamana başka bir gözle bakabildiyseniz, bu satırlar sessizce size eşlik edebilmiş demektir. Yolunuz bu satırlarla kesiştiği için teşekkür ederim.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yap!